Son zamanlarda bir serzeniş olarak ‘’Tüketim toplumu olduk.’’ cümlesini sıkça duyar oldum. Oysa tüketim ülke hatta dünya ekonomisi açısından süreklilik arzetmeli. Tüketim toplumunun devamlılığını sağlayan ise insanların kendi kimliklerini nesneler yani ürünler aracılığı ile bulmaya çalışmaları. Bunu iyi bilen reklamcılar da kişinin kendine ve başkalarının o kişiye bakış açısını değiştirebileceğini düşündükleri markaları pazarlama yoluna gidiyorlar. Çünkü markalar insanda ‘’Yalnız özel kişilere ait olabilir.’’ duygusu uyandırıyor. İnsanlar da sonu olmayan bu duygunun peşinden sürüklenip gidiyor… Bizler gündelik yaşamımızı sürdürebilmek için eve, giysiye, otomobile, mobilyalara, teknolojik araç gereçlere ihtiyaç duyarız. Ha, bir de hızlı iletişim çağında yaşadığımızı düşünürsek marka marka, model model cep telefonlarına… Gerçi cep telefonuna sahip olmak da tek başına bir şey ifade etmiyor. Bu, onu işler hale getirecek, sesimizi gerekli yerlere aktarmaya yardım edecek bir teknolojiye yani GSM operatörlerinede ihtiyacımız olduğu anlamına geliyor. Bu noktada ise işin ciddiyetini kullanıcıdan önce kavrayan profesyonel yatırımcılar devreye girip dünya çapında iletişim şirketleri kuruyorlar. Tıpkı voice (ses)+data (bilgi toplayıp gerekli yere aktarma)+phone (telefon) kelimelerini çağın pratikliğine uyarlayarak kısaltan beş kıtada otuzbir ülkede bu işi başarıyla götüren İngiliz iletişim şirketi ‘’Vodafone’’ gibi. Üstelik güvenilir kapsama kalitesi, avantajlı fiyatları ile en çok tercih edilen operatör olduğu söyleniyor. Cep özgür, cep kamu, cep avantaj gibi tarife çeşitliliğiyle gençleri, kamu personelini hele de avantajlı fiyat söylemiyle ülkemizde çoğunluğu oluşturan dar gelirlileri hedef kitle olarak tanımlıyor, reklam kampanyalarını bu çerçevede yürütüyor. Büyük şirket demek reklamına büyük bütçe ayırıyor demek. Büyük bütçeli reklamlar da izleyenlerde büyük beklentiler oluşturuyor. Ne yazık ki her reklam bu beklentiyi karşılayamıyor. Tıpkı son zamanlarda neredeyse şirketin Türkiye’deki yüzü haline gelen ‘’Vodafone Selim’’ Şafak SEZER gibi. Reklamcılar, ülkemizin içinde bulunduğu olumsuz şartları fark etmiş olacak ki senaryolarda genellikle güldürerek ürün pazarlama stratejisi kullanıyorlar. İngiliz devi kabul edilen firmanın reklamı için ‘’ Vodafone’da bir çağ kapanıyor yepyeni bir çağ açılıyor.’’ sloganına uygun olarak ünlü yazar Alexandre DUMAS’ın ‘’ Üç Silahşörler’inden’’ esinlenmek iyi fikir olabilir, mekan olarak dünyaca ünlü bir müzeyi kullanmak iyi fikir olabilir ancak kahramanın sürekli birbirini tekrar eden jest ve mimiklerle, üç kuruşluk tarife alamadığı için uluslararası bir mekanda kendini tuhaf durumlara düşürmesi gerçekten iyi bir fikir mi? Reklam videosunu izlemek için tıklayın Yurt dışına çıkacak maddi imkana sahip, Paris'te dünyaca ünlü grevin balmumu heykel müzesini gezmek isteyecek kadar entellektüel ama uygun telefon tarifesini seçmekten aciz bir kahraman ne kadar inandırıcı? Acaba dışarıdan bakınca böyle mi algılanıyoruz? Üstelik kahramanın orta çağ formatındaki balmumu şövalye heykellerinin arasından şık takım elbisesi ve elinde kılıcı ile fırlaması, cansız heykellerle ‘’ dayı, baba’’ gibi mahalle kabadayısı ağzıyla konuşması, ne tesadüftür ki koca müzede üç Türkle karşılaşıp ülkesini arayabilmek için yüzsüzce telefon dilenmesi bana ne mantıklı ne de sempatik geldi. Hatta gülümsemedim bile. Bir de kırmızı pasaport seçeneğiyle ‘’roming’’ yapmanın ne demek olduğunu anlayamadım. İzleyenler arasında kaç kişinin anladığını da merak etmiyor değilim. Herhalde bizim mağdur silahşör anlamış olacak ki şövalye edasıyla aniden tepeden iniveren kırmızı yazıyla savaşmaya başlıyor. Sonra ne mi oluyor? Ben de bilmiyorum ve bilmekte istemiyorum doğrusu. Sanırım bu reklam benim beklentilerimi karşılayamadı. Ya sizinkini? Video için Tıklayın

Arşiv

Etiketler